– der biri, tepeninin ardından insan sesi yankılanır…-
İki bin dört yılından beri – yani okuma yazmayı öğrendikten bir yıl sonra- günlük tutuyorum. Aralarda zaman sıçramalarıyla birlikte, kişisel tarihimin fahrenheitını yaşattığım anlarda var. Böylelikle ortaya boşluklar çıkıyor ve bu günlüklerimde yakın zamanlara dönüp bakmamak gibi bir refleks oluşturuyor. Çünkü içinde kötü bir şeyler olan herhangi bir günü pekiştirmemek için faşist yollar olası. Kendimden bahsederken günlüklerimi referans göstermeyeceğim elbette, pazar günü kötü bir kahvaltıdan sonra yazıyorum bunları, önümde iki bin beş yılında mürekkeplenmiş bir sayfa açık ve maddeler halinde olmak istediğim meslekler sıralanıyor, altı maddeden oluşuyor bu liste. ‘’ 6= Yazar. ‘’ Öncesinde aksiyonun içinde doğrudan olabileceğim meslekleri sıralamışım. Ayrıca hangi politikacının etkisinde kalmışsam yazarlıktan önce ‘’ 5= Politikacı ‘’ yazıyor. Sınıf başkanlığına adaylığım da bu konuda etkilemiş olabilir beni. ‘’ 2= FBİ (EFBiyay) ‘’ Evet, parantez içinde okunuşunu da vermişim, sonradan görüp ‘’ Lan ben ne olmak istiyordum? ‘’ dediğimde bir telaffuz hatası yapmak istememiş olmalıyım. Teşekkürler üçüncü sınıftaki ben. Garip haberlerim var sana.
Küçükken, bir şeyler yazmaya başlamadan önce, bir yere sessizce oturur saatlerce elimde ki kalemle oynardım. Kalemin yönünü, açısını değiştirir onu düşlediğim bir şeyin parçası yapardım. Kalem yazmaktan önce de hayalin aracısıydı benim için. Bazen bir korsan kolu, bazen gemi dümeni olurdu. Saatlerce elimde çevirdiğim bir kalemle, üstelik kâğıda bile değmeden yeni bir dünya hayali kurardım. Biraz çevir, ileri geri it ve işte. Hala bazen bu şekilde oyalandığım olur.
İlk şiirimi anneme yazmıştım, ikinci sınıfta. İkinci sınıfta başlayıp kısa sürede tükenen şairlik serüvenim lisede tekrar ortaya çıktı. Garip bir öz güvenle iki yüzün üzerinde şiir yazdım lisede. Hayır iyi değiller tabi ki. İyi niyetle baktığında belki birkaçı. Ama iki yüz şiir ne demek? Her şey hakkında yazıyordum, aşk, ayrılık, misafirliğe gitmişim de memnun kalmamışım bunu bile yazmışım- metafora gel; umduğunu değil, bulduğumu yedim, tıpkı bir misafir gibi- nedeen? Her şeyi böyle anlatmak gibi bir niyetim olmalıydı. Yani lise hayatım için kendi yazdığım bir müzikal diyebilirim. Sokağa çıkıyorum; ‘’Traalalla ağaçlar gidiyordu yollardan’’ bilmem ne. Eve dönüyorum; ‘’ ve baktığımda hala oradaydılar trallala’’… Bir gün büyük bir heyecan ve titremeyle edebiyat hocama göstermeye karar verdim yazdığım şiirleri. Bana düz yazı yazdığımı söylemişti, bense hayır bunlar serbest kafiye demiştim. Nasıl olur? Sen burada bir öykü anlatıyorsun bu şekilde yazman daha iyi olur demişti. Ben o zamana kadar sadece uzun şiirler yazıyorum diye düşünüyordum. Aynı hocam sayesinde ilk denememi okuldaki bir grup arkadaşla çıkarttığımız fanzinde yayınladım. Tek sayılık hayatı oldu dergimizin. Bir merhaba deyip kaçmıştık. Lisenin bana getirdiği şeylerden biri de tiyatroydu, hayatımızı okullara bölebiliriz galiba. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’de cadı oldum. Başka oyunlarda oynadık fakat sanırım hala en çok hoşuma giden, tuhaf bir gece yaşamama neden olan cadıdır. Bunun ayrıntılı bir hikayesini daha sonra anlatmak isterim.
Yazmakla uzun zamandır ilgilendiğim halde, altıncı maddeyi sahiplenip kendimi böyle tanıtmaya hiçbir zaman kalkışamadım. Hayır sessizce kendi kendime desem yetecekti aslında, daha verimli çalışmak için. İşte bunun için üniversitemin ilk yılında gördüğüm ilk yarışmaya katıldım. Yarışmanın verdiği para ödülünden çok, kendi kendime ‘’ devam et ‘’ dememin bir yolu olacaktı. Yarışmada ikinci oldum ve ilk paramı yazmaktan böylece kazandım- hatta o para şu an çalışma masamın üzerinde, aç parantez hayır para çerçevede değil, neden olsun ama öyle bir giriş gibi oldu kapa parantez, bir Voldemort asasıdır. Ardından ne mi oldu? Bu sıfatı sahiplenmenin aslında daha güç olduğunu fark ettim. Kendimi daha çok sorgulamaya başladım- ki çoğu zaman memnuniyetsiz biri gibi.-
Eve bir şekilde gelen Harry Potter dvdsi sayesinde, fantastik dünya ile tanıştım. Galiba öncesinde kart oyunları ve çizgi filmleri saymam da gerekebilir. Hala kitaplığımın altında sakladığım, ara ara incelediğim, oynayacak pek kimse bulamadığım için- çevremde kart oyunu oynayan kimse kalmamış!- kitaplarımın arasında ayraç olan bir dolu Blue Eyes White Dragon var. Evet diyebilirim ki kitaplarımın arasında ejderhalar saklıyorum. Onlar ödünç verilen kitaplarımın bekçiliğini yapıyorlar, ya da ödünç verilmemek için neden bile olabilirler. Kusura bakmayın içinde bir ejderha var.
Burada ne mi yapacağım? Yazdıklarını saklamak, kendi kendine konuşmak gibi. Bir yere kadar güzel, bir yerden sonra monoton ama delilik değil. Burada yazdığım öyküleri ve şiir olmadığından emin olduğum şeyleri paylaşacağım. Şimdi Mersin Üniversitesi Tarih Bölümünde okuyor, bilim kurgu ve fantastikle ilgileniyorum. Benimle replay tuşu basılı kalmışcasına Ferhan Şensoy izleyebilecek dostlar arıyorum.